Ahmet Önal: Türkçesiz Osmanlıcadan, “Resmi Dil Türkçe”ye, Kültürel Türkçülükten, Türk Siyasal Irkçılığına-II-

Türkçesiz Osmanlıcadan, “Resmi Dil Türkçe”ye, Kültürel Türkçülükten, Türk Siyasal Irkçılığına-II-

Türkçesiz Osmanlıcadan, devşirme kadroların, devşirme sözcüklerden oluşturmak durumunda kaldığı, tüm girişimlere rağmen sadeleşemeden, “Resmi Dil Türkçe” durumuna vardırıldığı, buradan Kültürel- Siyasal Türkçülüğün/Irkçılığın, asimilasyon ve soykırım siyasetleri ile hükm ettiği Yakın Doğu’nun yerel dillerini, aidiyetlerini aşağılayıp, Dil Kırım Siyaseti ile inkar ve imhayı var hızıyla sürüyor olması anlaşılmadan, sosyoloji, dil ve Kültürlerin tarihini, millet statüsüne varma garabetini, yürütülen siyasal ırkçılığı anlamak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle dil tartışması yazı serisini, sabrınıza sığınarak elinizdeki bu uzun makaleler ile sürdürmeye çalışacağım. Daha önce; “Anlaşılmayan karışık Osmanlıcadan, ‘Anlaşılmayan Bir Dil’ Kürtçeye varmak-I” yazısına şimdi; “Türkçesiz Osmanlıcadan, “Resmi Dil Türkçe’ye, Kültürel Türkçülükten, Türk Siyasal Irkçılığa-II-“ yazısını ekleyerek, dikkatinize sunuyorum.

Ahmet Önal

29.12.2020, Sal | 23:15

Türkçesiz Osmanlıcadan, “Resmi Dil Türkçe”ye, Kültürel Türkçülükten, Türk Siyasal Irkçılığına-II-
Makaleyi Paylaş

Osmanlı İmparatorluğunda, 19 yüzyılda, II. Mahmud’un imparator olduktan sonra, aynı zamanda kendisinden önceki imparatorluğun pek çok yönden, yoğunlukla merkezileştirdiği, bu amaçla reorganize ettiği bir süreç olur. Bu süreç Kürt emirliklerinin de seri bir şekilde tasfiye edildiği bir dönem oluyor.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yayılmasına, pek çok iç isyanı bastırmada başat rol oynayan, ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi sürecinde, ekonomik talepleri karşılanamayan, maaşları ödenmeyen, aç bırakılan, Osmanlı Yeniçeri Ordusu’nun çeteleşmesi, hiyerarşisini büyük oranda kaybetmesi karşısında, 1826 yılında tasfiye edilerek, yerine Osmanlı Nizami Cedid Ordusu kurulur.

Nizami Cedid Ordusu, Osmanlı hakimiyeti altında bulunan bölgelerde, “otonom” ya da “yarı otonom” beylikleri tasfiye ederek, bölgeleri “Nizami” bir şekilde direkt yönetmeyi hedefledi.

Bütün bunlara paralel olarak, “Dilde sadelik” yaratma ihtiyacını gündemine aldı. Ancak ilk bölüm olarak değindiğim  yazının; “Anlaşılmayan karışık Osmanlıcadan, ‘Anlaşılmayan Bir Dil’ Kürtçeye varmak, Ahmet Önal, nerinaazad.co ”sitesinde değindiğim üzere, bu sadeliği yaratacak köklü bir tarihsel dil geleneği de yok olduğu için, hiç de basit olamayacaktı. Bütün bu duruma rağmen, bürokraside bu sadeleştirilecek dilin, yani Türkçenin; ordu, maliye, adliye ve tüm idari işlerde ve ilişkilerde, giderek artan memur ihtiyacı ile birlikte yaygınlık kazandırılmaya çalışıldığı bilinir.

Bir  yazı serisi şeklinde vermek istediğim konuyu,  yani Lisani Osmani’nin, “Lisanı Türki” diline evirilmesi için çaresiz kalan “dili sadeleştirme” hamleleri ve Kanuni Esasinin, “Resmi dil” tartışmalarını hatırlattıktan sonra, gelecekte dilin sadeleştirilmesinden, dil Türkçülüğünü ele almak üzere konuyu açıklamaya çalışarak, Kültürel Türkçülük ideolojisinin tarihini işlemeye çalışacağım. Daha sonraki yazılarda ise, Kültürel Türkçülüğün siyasal Türkçü ırkçılığa nasıl malzeme edildiğini irdelemeye çalışacağım.

Tanzimat Fermanı ile birlikte, “daha basit bir yazı dili”nin kullanılması gereği, eskisi gibi tepki almayıp, değişikliğin zorunluluğunun vurgulanır..

18.yüz yılın sonları ile 19. yüzyıldan itibaren, Batı ile Osmanlı Devletinin ilişkilerinin yoğunlaşması, başta Fransızca olmak üzere, batı sözcüklerinin de Osmanlı bürokrasisinin diline, tıpkı Farsça, Arapça, Kürtçe, Rumca vs. işgal ettiği bölgelerde, konuşulan kelimelerin girmesine vesile oldu. Bu süreç öyle bir aşamaya vardı ki, Tıp eğitimi başta olmak üzere, pek çok alanda eğitim dilinin Fransızca diliyle yapılmasına vardırıldı.

Mart 1827’de İstanbul’da, Veznecilerdeki “Tulumbacıbaşı Konağı’nda “Tıphane” adıyla, eğitime Osmanlıca başlayan okul, “Osmanlıca, eğitime cevap veremiyor!.” gerekçesi ile okul, 1836 yılında Galatasaray’a taşındı ve Fransızca lisanı ile eğitimini sürdürür oldu. Bu Tıbbiye’ye bağlı olarak, Topkapı’da kurulan “Cerahane” de, Osmanlıca kullanmaya çalıştıysa da, eğitimin büyük bölümü yine Fransızca olarak sürdü. II. Mahmud, sadeden gelerek, “Mevcut durumda Osmanlıca, tıp terminolojisine ve düzenli eğitimine cevap veremediği için, acil ihtiyaç duyulan hekim ihtiyacının karşılanamadığını gerekçe göstererek, bir süre eğitimin Fransızca olarak yapılmasını” savunur. Tıp eğitiminin Avrupa dilleriyle yapılması, “Avrupalı yabancı öğrencilerle eğitimde fırsat eşitliğini bozduğu, Müslüman Osmanlı gençlerini geri bıraktırdığı” gerekçesi ile Mektebi Tıbbiye’de bu duruma karşı tepkiler oluşmaya başlar!

1852 yılında Mektebi Tıbbiye’nin nazarlığına atanan Cemaleddin Efendi, 1855’de Kırımlı Aziz, Hüseyin Remzi, Hüseyin Sabri, Vahit, Nedim, Servet adlı öğrencilerin öncülüğünde bir grup, Mısır Çarşısındaki Taşmektep Binası’nda gizli bir toplantı yaparak, “Osmanlıca eğitim için çalışmalara başlamışlar. Ancak bu çalışmalar neticesinde 1866’da “Cemiyeti Tıbbiye-i Osmaniye”yi Hekim Başı Salih Efendi mektebin nazırı olunca gerçekleştirir. Cemiyet, terimlerin Osmanlıcaya uygun hale getirilmesini üstlenerek, başta Şanizade’nin eserleri olmak üzere eski Farsça, Arapça, Kürt Medreseleri’nde okutulan Tıp kitaplarını gözden geçirerek, kelimeler türetilmeye çalışmış ve karşılığı olmayan kelimelerin yerine ise yeniden Avrupa dillerinden kelimeler ithal edip alarak, 1874’te “Lügat-ı Tıbbiye” adlı eseri ortaya çıkarmış ve yayınlamıştı.

Bu tarihten sonra ağır aksak, “Devlet-i Osmani Lügati” ile eğitime geçildi.

Bu arada, “Lisanın sadeleştirilmesi” faaliyeti için, 40 kişilik asil ve 30 kişilik fahri üyeden oluşan “Encümen-i Danış” komisyonu oluşturuldu. Bu ekibin görevi, Türkçe eserlerin çevirtilerek eğitim eserlerinin ortaya çıkarılması amacında idi.

Eğitim, Avrupa müfredatına uygun hale getirilmeye çalışarak kullanacağı dil konusunda, Encümen-i Danış’ın asıl üyelerinden ve komisyonun başkanlarından Ahmed Cevdet Paşa, cemiyetin çalışma biçiminden ve dil konusunda şöyle söz eder;

“Encümen-i Danış ber-vech-i meşrûh(anlatıldığı üzere) kuşad olunduktan sonra ayda bir kerre Daru’l ma’rif’de in’ikaada başladı. Evvel-i emirde cereyan olunan müzakerelerden biri bu idi ki, kavaid-i Osmaniyye ile lisanımızda zeban –zed(yayılmış) olan Arabi ve Farsi ve sair ecnebi lafızlar kendi lisanımızdan ad edilerek(sayılarak) ta’yin û tahdid edilip de hariç de kalan ‘elfaz-i garibe isti’malinden vaz geçelim’ denildi ve öyle bir Lügat-i Osmaniye kitabı telif olunmak üzere bir komisyon teşkil olundu.”

Ancak Cevdet Paşa’nın bildirdiğine göre, üyelerin çoğunun “hatıra binaen” seçilmiş olmasından dolayı, gerekli başarıyı gösteremediğini belirtse de, bunun esas nedeninin dilin yapısal geriliğinden kaynaklandığını gizlemeye çalışılır oldukları aşikardır.. Burada Ahmed Cevdet Paşa’dan – ki kendisi Encümeni Danış içinde dili sadeleştirme komisyonu başkanı ve dil uzmanı iddiasındadır- aktardığımız ve hatta parantez içinde sözcük karşılığı kolayca anlaşılamayacak sözcüklerin, Türkçe karşılığı verilmesine rağmen, Arapça, Farsça, Kürtçe vs. dilleri bilmeksizin çözmek güçtür.

Böyle olmasına rağmen, dil çalışmaları konusunda başarısız olan Encümen-i Danış komisyonu, başarısızlıklarını Türkçe dışındaki dillerin medrese ve okullarında kullanmalarına bağlayarak, onlara düşmanca yaklaşmalarıdır. Bu durum, Osmanlıların Türkçe dışındaki dillere karşı tedbirlerin alınmasına yöneltti. Namık Kemal, “Müslümanlar arasında Lazlık, Kürtlük, Arnavutluk, Araplık ayırmalar ve dolayısıyla etnik grupların dilleri, siyasal bir ayırıma tabii tutulamaz!” demesi, Müslüman olan milletlerin Osmanlıya biat olmamalarını “İslamiyet’e karşı ayrılıkçılık” olarak değerlendirilip, ayrılıkçı-milliyetçilik olarak değerlendirildi ve bastırılmalarını tavsiye eder.

Dili, siyasal bütünleşme yolunda önemli bir araç olarak görüldü. Bu amaçla dilin sadeleştirilerek, Arapça, Farsça ve diğer dillerden arındırılması amacıyla Divan Edebiyatı’nda kullanıldığı şekli eleştirir oldular.

Namık Kemal Divan Edebiyatını eleştirirken, Ziya paşa, Namık Kemal ile çıkardıkları “Hürriyet Gazetesi”nde, 7 Eylül 1868’de “Şiir ve İnşaa” başlıklı yazısında, Osmanlı şairlerinin, İran ve Arap şairlerinin kopyası olduklarını, bunu sadece üslup ve nazımda değil, dildeki ifade ve adlandırmada, hayal ve kültürde, eğitim ve düşünsel çalışmalarda, öylesine inşa etmiştir ki, “Bunun ıslah edilmesi mümkün mü?” diye sormaktadırlar.

Osmanlı Dilinin, Türkçeye “sadeleştirilmesi” için, Şinasi ve Yusuf Akçura’ya göre ilk Türkçülerden olan Ali Suavi de Türk dili, tarihi, konusunda çalışmış, İslamcılık-Batıcılık ve Türkçülüğü uzlaştırmaya çalışmış ve Türk sözcüğünü; “Türkçe konuşan Müslümanlar” olarak tanımlar. Türklüğü ise “Türkçe konuşma” koşuluna bağlar.

Ali Suavi, Türk dilinin “sadeleştirilmesi” üzerinde yapılan çalışmaları izledikten sonra, Türkçenin anlaşılması için başka başka dillerden sözcük alınabileceğini belirtmekle, Türkçenin sözlük dağarcığının yetersizliğini zikir etmiş, ancak zamanla başka dillerden alınan sözcüklerin “Türkçeleştirilebilineceğini” belirtir. Ancak,”Türkçe gramer konusunda, kesinlikle taviz verilmemesi gerektiğini belirtir. Kelimeler seçilirken, mümkün olduğu kadar Arapça ve Farsçadan kaçınılması, buna mukabil Avrupa dillerinden enternasyonal kelimelerin alınmasının tercih edilmesi gerektiğini” belirtir.

Dilin sadeleşmesi, toplumun modernleşmesi, toplumun millet kimliğinde kolektifleşmesi kültürel ortaklığın ortaya çıkması, basın aracılığı ile gerçekleşebilir.

Osmanlıda, ilk gazete sahipleri, çalışanları ve okuyanlarının ezici çoğunluğu; İstanbul, İzmir gibi şehirlerde yayınlanmış ve bu gazete sahiplerinin ve matbaalarının hemen hepsi, Gayrı-Müslimlerin elinde idi. Gazeteler, 1800 yılların son yarısında, yayın faaliyetine başlamış ve tirajları ilk etapta oldukça düşük olmuştur. Çıkan gazeteler belli bir cemaate hitap ediyor ve sadece cemaat içi iletişimi sağlıyordu. İzmir ve İstanbul’da çıkan gazeteler, ekseriyetle kendi cemaatlerine hitap ettikleri için, Osmanlı egemenliğindeki topraklarda, kendi dillerini ve ihtiyaçlarına odaklandıkları için, Osmanlının alt etnik kimliğini sergiledikleri için, Osmanlı çeşitliliğini sınırlı basın organlarında açığa çıkarıyordu.

II. Mahmud Paşa döneminden sonra ve bu arada Batı’nın, Osmanlı devletine müdahalesiyle, Tanzimat Fermanları neticesinde Gayri Müslimlere sağlanan kısmı rahatlamalardan sonra, II. Abdulhamid dönemi, bu süreci tersten karşılar şekilde konumlandı. “Emri Hilafet” kurumu yeniden egemen olunca, sadece Müslümanları koruyup kazanan, diğerlerini ise bir silindir gibi ezen,”Pan İslamist” bir politika ile “tüm dünya Müslümanlarını birleştirmeyi amaçlayınca, dil politikalarına da yeni bir boyut eklemlememesi akla uygun olmaz. Bu nedenle Türkçedeki dil yetersizliğini gören II. Abdulhamid, Müslümanlar arasında simgesel anlamı da olan Arapçayı tercih ederek, kabul ettirebileceğini de düşünerek şöyle der; “Arapça güzel lisandır. Keşke vaktiyle Lisani resmi Arapça olsaydı. Hay reddin Paşa’nın sadareti devrinde, Arapça lisanının, resmi dil olmasını ben teklif ettim. O zaman Said Paşa Başkatip idi. O itiraz etti. ‘Sonra Türkçe kalmaz’ dedi. Neden kalmasın? Bilakis Araplar ile daha sıkı rehabilite olurdu.”(Şerif Mardin, 19. yüz yılda Düşünce ve Akımları, İletişim Yay. S. 349).

II. Meşruiyet, yani İT-C döneminde de, “İslamcılık “ ve “Türkçülük” tartışmaları içinde bir ara formül bulmak üzere, Arapça ve Türkçenin birlikte kullanılması için çaba sarf ederken, esasında Türkçenin birleştirici gücüne güvenmedikleri, Osmanlıcadaki dilin Türkçe lehine sadeleştirilmesi durumunda, kelime hazinesi bakımından özgünlüğü olmayacak düzeyde fakir bir dil olduğunu görünce, işgal ettikleri alanlarda ve bilakis İslami eğitim üzerinden aldığı Arapça kelimelerin çokluğu düşünüldüğünde, Osmanlıcanın esaslı ayaklarından birinin kırılması anlamına gelirdi. Arapçasız kalacak bu gövdeyi, yani devleti ya da iktidarı ayakta tutup yönetmenin mümkün olmayacağını düşünüyorlardı. Tabi Arapçadan vazgeçememenin bu tarafının yanı sıra, Osmanlıda kalmış İslam Halifeliğinin, Arap coğrafyasını elde tutması için, Arapçaya sarılmayı zorunlu görüyordu.

İslam ve Arapçaya doğru açılan bu dil politikaları ile yaygın olan Rum, Ermeni ve Gayrı- Müslimlerin eğitim ve okullarının daraltılması, medrese eğitimine ise ağırlık verilerek, dil üzerinden bir çatışmayı zorluyor ve derinleştiriyordu. Bu dil çatışmaları, aslında gayrı- Müslimleri gelecekte soykırıma uğratacak sürecin başlangıcı olarak ele almak, yanlış olmazsa gerek.

1893’de Gayrı- Müslim okullar için, “Mecburi Türkçe eğitim”e bir de “Mecburi Arapça” eklendi. Gayri Müslim okulların açılması ve denetimi izni, direk padişaha bağlandı. Padişah, bu okullar hakkında; “Kanunlara uygun davranılmadı!” tarzındaki bir ihbar ile “Memlekete ihanet” ile suçlanmaları gayet basit olacaktı. Ancak Gayrı – Müslim okulların denetimi ile görevli olan Maarif Nezaretine(Eğitim Bakanlığına), bağlı olarak; “Gayri Müslim ve Ecnebi Müfettişliği” kurulmuş, ancak bu müfettişliğin, Gayri-Müslimlerin okullarını denetlemesine, Rum Patrikhanesinin sert bir şekilde karşı çıkması neticesinde, müfettişler okullara denetim yapmalarına izin verilmemiş, sokulmamıştır. Tüm yaşanan zorluklar ile bu gerilimli durum sürmüş ve adeta bir dil ve okul savaşı sürdürülmüştür.

O dönem kısman bağımsız olan Avrupa ve Kırımdan gelen, oradaki milliyetçi hareketlerden etkilenen, eğitimli gazeteciler, İstanbul’a yerleştikten sonra öylesine bir hava estirmişlerdir ki; “Osmanlı Devleti’nin başından beri, Gayrı Müslimlere toleranslı davrandığını, Gayrı- Müslimlerin de okullarda ‘zorunlu Türkçe öğrenme’ konusunda, Kanuni Esasi’nin ilgili maddesine göre; “Devletin resmi dilinin Türkçe olması, ‘Lisani Osmani’ Tebaasının devlet ilişkilerinin zorunluluğudur’ temasını işleyerek, “resmi dil Türkçenin öğrenilmesi vatandaşlık görevidir.” diyorlardı. Bu konuda, 24 Eylül 1896 ‘da İkdam Gazetesi; “Lisani Osmani’nin Ta’mimi” başlıklı yazıda, şöyle denilmektedir:

“Akvam-ı muhreliflerden ibaret olan tebaa-i Osmaniye, asırlardan beri mezheplerini, adetlerini, lisanlarını her türlü tecavüzden temin eylemiştir. İnsaniyet kıt’a-i pek alicenabâne bir lütuftan ibaret olan şu müsaadeyi mahsusaya erbab –ı medeniyet ve insaniyet cidden müteşekkir iseler de şu meyanda lisanımızın da ta’mim ve teşmiline himmet etmediğimizden dolayı bize serzeniş edenler de bulunmaktadır. Evet hepimiz bir vatanın evladı, bir hükümetin tabi’i olduğumuz halde, birbirimizin fikrini, anlayamayacak ve hele makamı önümüzde bulunan hükümeti seniyemizin kendi lisani resmisi olan Türkçe ile neşr ve ilan eylediği kavanin ve nizamatı idrak edememek büyük bir noksandır.” diye devam eder.

Kanuni Esasi’de “Resmi dil olan Türkçe”nin öğretilmesi , “Devletin vatandaşına görevi ve sorumluluğudur.” denilerek, “Bütün Osmanlı Tebaasının Türkleştirilmesi gerektiği” istenmektedirler.

Bu konuda aynı İkdam Gazetesi şöyle demektedir;

“Bugün on milyon nüfusa sahip olan Rusya, Rusçanın yaygınlaştırılması sayesinde Rusların sayısı yetmiş-seksen milyona vardırdığı gibi, esasen sayıları pek az olan Macarlar da dillerini memleketlerinde yaygınlaştırmaya ciddi olarak çalıştıkları için nüfuslarını beş altı milyona vardırmışlardı. İşte biz de bunlar gibi hareket etmeliyiz.”

Sabah Gazetesinin 15 Eylül 1898 tarihinde, “Münasebat-ı Umumiyesinde Lisan-ı Resmi” başlıklı yazıda görüşlerini şöyle sunmaktadır;

“Zamanımızda bile bazı memalikte lisan, diğer bazı memalikte mezhep ve kavmiyetnokta-i nazarlarından birtakım tazyikler vuku bulduğu düşünülürse, akvam-i muhtelifenin en büyük refaha, en vasi musaadata mazhar buyrulduğu yer Memalik-i Mahrusa-i Şahane olduğu itiraf edilir.” Makalenin devamında ise, resmi dil (Türkçe) üzerinden, resmi olmayan dillere bindirilerek, unsurlar arasında birlik yanı “İttihadı anasır” sağlanması açısından, Padişahlığın önemli bir kurum olduğu, ancak “ortak(tek) dilin” yani devletin belirlediği “lisani resmi Türkçenin vazgeçilmez önemde” olduğunu şöyle belirtir;

Bir rabıt bitabi akvam-i tabiiye arasında bir takım münasebata lüzum peyda etmiştir. Onda yegane vasıta-i muhavere ve muhabere, devletin lisan-i resmiyeyi olan Osmanı olması lazım gelir. Lisan-i Osmani, bu mülk-ü mesutta yaşayan bilcümle akvamın en büyük ihtiramla sevmeleri lazım gelen bir lisan-i umumiyedir. Onun taammümü, terakkiyeti, Osmanlılığın taammüm ve terakkisi hükmündedir. Binaenleyhi bu hususa fevkalade itina etmek her Osmanlı için mukaddes bir vazifedir.”

Bütün bu basın karşısında, karşılaştığı kampanya ile II. Abdulhamid çark eder, “Arapça resmi dil olmalı” fikrinden ikircikli duruma düşerek, Kanuni Esasi’nin hazırlanması zamanında resmi dilin Arapça olması gerektiğini belirten II. Abdulhamid, yirmi yıl sonra, “Okullardaki Arapça ve Farsça sözcük ile tamlanmalardan olabildiğince arındırılmış bir Türkçe ile yapılmasını emir eder. Aynı zamandaki beyanlarında, “İstanbul ahalisinin konuşmakta olduğu lisanın esas ittihaz” edilmesi ve “halk ağzından sözcüklerin derlenmesi” düşüncesini ilk ortaya atmasına rağmen, Cumhuriyet dönemindeki yöneticiler, bunu görmezden gelerek, “ilk düşünce” olarak, fikriyatın “kendilerine mahsus” olduğunu dillendirirler.

Meclisi Mebusan’da konu yeniden gündeme getirilerek, “Kamus-i Osmanı” adlı Lügat’in yazarı Mehmed Salahı Efendi, II. Abdulhamid’e sunduğu dilekçe ile “Encümeni Danış” ı yeniden gündeme getirir. Zaten 1870’te Encümen-i Danış tarzında Maarif Nezaretine bağlı “Meclisi –i Maarif Daireyi İlmiyesi” kurulmuştu. Ancak bu kurulun da, aldığı kurumunun ismini bile Türkçeleştirecek bir konumda olmadığını görmekteyiz.

Türkçe ve gelecekte Türkçülüğe dönüşecek en önemli adım için, imparatorluğun attığı en önemli adım ve politika, Kanun-i Esasi’nin Türkçeyi “resmi dil” olarak kabulüdür.

Zira Kanuni Esasi, padişahın otoritesini sınırladığı gibi, devlet mekanizmasının işlerliğini de düzenliyordu. Bununla yerel diller ile devletin yükümlülükleri işleyişine de karışıyordu. Ancak öncesinde ve Kanuni Esasi’nin “resmi dil” konusundaki kararı çıktıktan sonra , ilk başlarda, önemsemeden geçiştirir. “Halk kendi mahalli dilini kullanabilir, ancak istihdam olabilmesi için, ‘devletin lisanı resmi’ olan Türkçeyi bilmeyi zorunlu bir “şart“(1876) olarak koşar. Türkçe bilmeyenler için ise, “ İntihabı caiz olmayanlar” denilip, akarde edilir.

Kanun-i Esasi’nin dil için oluşturduğu komisyon, ilk kez “Lisanı Osmani” tabiri yerine, “Lisanı Türki” terimini kullanır. Öncesinde resmi kayıtlarda “Türkçe lisanı/dili” terimi resmi literatürde kullanılmış değildir.

Hiç kuşku yoktur ki, Kanuni Esasi’nin bu kararı, Türk ulusçuluğu açısında, önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Türk mebusların bugün Anayasanın ilk altı maddesini bahane ederek, herhangi bir demokratik adımın atılmaması için nasıl ki bariyer oluşturup, sıklıkla “Anayasanın temel yasalarını değiştirtmeyiz!” diye naralanıyorlarsa, o zaman da Kanuni Esasi’yi referans göstererek, Türki dilini, tüm Osmanlı Tebaasına giydirmeyi savunuyor idiyseler, buna karşı, tepkisini dile getiren Erzurum Ermeni Milletvekili Hamazasp Efendi “Osmanlı devleti din, mezhep ve dil konusunda, karışık bütün tebaanın ‘Osmanlı milleti’ olarak adlandırır ve ‘her kavmin hukukunu muhafazadır” diyerek,, 16. Oturumunda, konuyu yeniden gündeme taşımaya devam ederek; “Hıristiyan köylerinde katip tutup, lisani resmiyi yazdırmak için külfet edilecek, köylerde çok kimse ‘lisanı resmi” (Türkçe) okumak, yazmak bilmez. Her kariye kendi lisanı üzerine yazsın!” (Meclisi Mebusan Zabit Ceridesi, 1877, c.1, s. 88) diyerek “Tek dil” ideolojisini reddeder. Resmi Tek dilden rahatsız olan, “Tek Dillilik”ten rahatsız olan sadece Ermeni ve Rumlar değil, Arap mebuslar, Nafi Efendi ve Gaanem Efendi de karşı çıkar. Sorunun nihai çözüm için, bir encümen kurulmasını teklif etmişlerse de, buna Türk vekiller Mustafa Bey(Selanik) Gaanem Efendi (Aydın) karşı çıkarlar. İlginç olan, bu Türk vekillere, kendisi Ermeni olan Erzurum milletvekili Giragos Efendi’nin, Türk mebuslara destek vermesi idi. Bütün bunlar Mecliste tartışılırken, halen çok yaygın olarak pek çok köy ve şehirde, Türkçe bilmeyip görev yapan sorumlu düzeyde yönetici bulunmakta idi. Bu kanuna rağmen, bazı Arap mebuslar, “Türkçe şartının milletvekili seçilecekler için tatbik olunmamasını” isterken, Meclis Başkanı Ahmed Vefik Paşa; “Gelecek seçime kadar daha dört yıl var. Akılları varsa bu zaman içinde Türkçe öğrenebilirler!” demiş olması, zihniyetteki tekçi ve dikkate değerdir!

Türki ideolojisinin, Kültürünün, dil çalışmalarının Tanzimat ile birlikte başlanıp, giderek hızlandığını görüyoruz. Bu alandaki çalışmaların  I. ve II. Meşruiyet döneminde yeniden gözden geçirilerek Türkçülük ideolojisinin şekillendirilmeye zemin hazırladıkların ile karşılaşıyoruz. Çalışmaları yapan kişilerin ekseriyet ile Türk olmadıkları, Şemseddin Sami gibi Arnavut ya da Mustafa Celalleddin gibi Polon ya da Cumhuriyet döneminde Türk dil Kurumunda çalışan başat kişinin Ağop Dilaçar olması tesadüfi değildir.

I.Meşruiyet ile Tazimattan sonra artarak  devam eden Yeni Osmanlıların,  Osmanlı kadim yapısını  eleştirileri bir nebze duruldu.  Ancak bu kez ardılları Jön Türkler (Genç Türkler)ile II. Abdulhamid arasındaki mücadele kaldığı yerden hareketlendi. Zira Yeni Osmanlılar, kadro ve politikaları ile sonrasındaki Jön Türkleri besliyordu.

I. ve II. Meşruiyetin Ortak yanı “İmparatorluğun dağılmasını ve daralmasını önlemek” idi.

Yeni Osmanlıların gözde temsilcilerinden Namık Kemal, temel fikriyatını, “Vatan”, “Osmanlıcılık” kavramında, İmparatorluğun  tüm aidiyetlerini  öncelikli olarak, “Hürriyet “ ve “Temsiliyet” kavramları ile Meclisi Umumiye’ye bağlayıp merkezileştirmek düşüncesini taşıyordu.

Jön Türklerin hedefi ise; “Öncelikli olarak;  “Osmanlı İmparatorluğunun  parçalanmasını önlemek, “Osmanlı Milleti”, “Osmanlı Vatanı” kavramlarını  devir alarak, Kanuni Esasi’nin etkin kılınarak, “eşitlik”, “temsil” üzerinden  “Devleti Şahane” propagandası ile Türkleşmeyi reddedenleri beklentiye ve yanılgıya tabii  tutarak, “Türkçülük” ideolojisini üniter yapıda merkezileştirme modeli üzerinde “bütünleştirme” projesini işlerken, bunu açıkça dillendirmekten kaçındılar, ancak edebiyatlarında ise fersah fersa işlediler.

“Türk” sözcüğü, kimlik ifadesi olarak  ilk kez Yeni Osmanlıcılar tarafından kullanılır. Aynı kavrama özdeş şekilde, bazen “Milleti Osmaniye” ya da “Milleti İslami’ye” terimleri ile ifade edilir.  Ancak “Kültürel “Türkçülük”  çalışmaları Tanzimat dönemi aydınları ile başlar.

Türk filolojisi çalışmalarına  Polonya asıllı Mustafa Celaddedin Paşa (Asıl ismi Constantin  Borzecki, 1826-1876) başlatmıştır. (Bkz.  Hüseyin Sadoğlu, Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, Bilgi Üniv. Yay. İst. 2010, s. 109)

Mustafa Celaddedin Paşa;  “Kadim Türki Uygarlığı” vb. terimleri ile ilk çıktığında Osmanlıcı ulema arasında büyük tepkiler alır.  Ancak, II. Meşruiyet dönemindeki aydınlar arasında önemli bir referans olur.

I.Meşrutiyetin kurulmasına da iştirak eden Askeri Okullar Nazırı  Süleyman Paşa(1838-1892), Mustafa Celaleddin gibi askerlik görevlerinin yanında Türk dili ve tarihi konusunda kitaplar yazar. En bariz özelliği “Lisani Osmanı”  diyenleri sert bir dil ile eleştirerek, “Lisani Türki” denmesi gerektiğini vurgular. “İlmi Sarfi Türki” adını verdiği gramer çalışması yapar.

“Türk Tiyatrosunun kurucusu” olduğu ileri sürülen Ahmet Vefik Paşa(1823-1891), da “Osmanlı dönemi atasözleri”ni topladığı “Durubi Emsalı Osmaniye” adlı mecmuayı yayınlar.

Bu çalışmalar 19. Yüzyılda Avrupa merkezli, çin ve Arta Asya üzerine çalışmalar yapan Sinologların dil, kültür ve tarihinden bahis ederken, Türkilere de değinmektedirler.

II, Meşruiyet öncesinde Türk dili üzerine incelemeler yapan Arnavut asıllı Şemsettin Sami, yazdığı “Kamusu’l Alem” isimli ilk Türkçe ansiklopedi ile dikkate alınması gerekir.Kürd ve Kürdistan terimlerine  de  genişçe yer veren, esas itibarı ile Kürdistan coğrafyasını doğru bir şekilde tarif etmiştir. Ancak bugün Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan “Kamusu’l   ”kitabının bu bölümü sansürlenerek yayın dışına çıkarılmıştır.  Ancak kitabında önemli doğrulara yer veren Şemseddin Sami, Türk kimliğini “Üst kimlik” olarak tanımlaması, kendi millet dilini ve diğer Osmanlı egemenliğindeki dillerin erimesine hizmet etmiştir.

Dil ile ulusal kimlik arasında, yakın ve tarihi ilişkinin olduğu  genel kabul gören bir düşüncedir.

Bu konuda 19. yüzyılın ikinci yarasında Yeni Osmanlıcı kuşağı tarafından da vurgulanmıştır.

Bu konuda ilk olarak Arnavut  Şemsettin Sami, Türk dili ve kimliği arasında bir paralellik kuran ilk  kişidir.

Arnavut Şemseddin Sami,  8 Ağustos 1898 tarihli  Sabah Gazetesi’nde, “Lisan ve Edebiyatımız” başlıklı yazısında, “ulusal dilin, ulus olmanın temel koşulu olduğu”nu şu satırlarla dile getirir;

“Her kavim ve ümmet, büyük olsun küçük olsun, kuvvetli olsun zayıf olsun manevi varlığını sağlamlaştırıp kuvvetlendirmeye çalışmalıdır.  Kavmiyet ve ırkın birinci işareti, esası bütün fertlerin eşit olarak ortak malı , söylediği lisandır. Bir lisanı konuşan halk, bir kavim ve ırkı teşkil eder. Bundan dolayı ırki varlığını temin etmek isteyen her kavim ve ümmet en önce lisanı düzeltmeye, yoluna koymaya, ilerlemeye, kelime ve kaidelerini, özel taraflarını tespit etmeye ve tahsilini teşkil ile mükemmeliyetine hizmet edip ilim, fen ve muhtelif sanatlara ait kitaplarla ve klasik sayılmaya değer seçkin edebi eserlerle zengin etmeye borçludur.” der.

Şemsettin Sami, Türk değil, Arnavut’tur. Ancak  Arnavut Şemseddin Sami, Yeni Osmanlıcı olarak,  Türk millet ideolojisini savunmada, kendini zorlamıştır.

Şemsettin Sami’nin, hazırladığı  “Kamus’ul Alem”  isimli ilk Türkçe Ansiklopediyi oluştururken, “Kürd” ve “Kürdistan” kavramlarını doğru tanımlamasına rağmen, Antolya’daki Gayri- Müslim Rumları, Ermenileri vs. Türk nüfusuna “dahil” sayarak, “coğrafyada çoğunluğun Türk olduğu” savını şöyle ileri sürmektedir:

“Ne yazık ki, bunların bir kısmı Ermeni ve bir kısmı Rum kilisesine tabii bulunmakla, ecdatlarının Ermeni ve Rumlarla hiçbir münasebetleri olmadığını unutuyorlar. Rumluk ve Ermenilik davasına kalkışmak için kullanıyorlar.” derken,  Ermeni ve Rumların Türkleri kendinde asimile etme koşullarını izah edebilecek koşullardan ve maddi temel ile mantıktan yoksun olduğunu pek ala az çok tarih ve sosyolojiden haberi olan herkes, rahatlıkla bunun mümkün olamayacağını bilir. Ancak tersinde olanı izah etmek, 700 yıllık  Osmanlı imparatorluğunun bölgede hakim olduğunu, kendisini bölge aidiyetlerine, özellikle de dini topluluklara İslamiyet’i dayatarak şekillendirmeye çalıştığı bilinir.  Dolayısıyla, Şemseddin Sami’nin bu iddiası tarihi süreçle izah edilecek bir yanı yoktur.

Arnavut Şemseddin Sami’nin  Türkçülüğü,  “Türkiye” ve “Türkistan” kavramlarını eşanlamlı kullanmak ve oturtmak için bir an tezat hale düşerek, Kürdistan  coğrafyasını doğru tanımlaması, Kürtleri millet olarak değerlendirmesi yanı sıra, “Türkistan. Adriyatik’ten Çin’e uzanan geniş bir alanı içine alan Memaili Osmanîyye’nin, Avrupa umumi indinden ismi ‘Türkiye’ olup,  bu kelimenin ahirindaki ‘YE’ edatı da tamamıyla ‘İSTAN’ edatının müteradifi  olduğundan, ‘Türkistan’ manasına gelir.”  diyerek, “Bilinen Türkistan ile bazı farklılıklarının cüzi” olduğunu söyleyerek, “Aynı ve bütünlüklü bir toprak ve dili teşkil etmekle, tek millet olduğu”nu  iddia ederek, tüm Altaik dilleri  dışına da çıkarak, Osmanlı “Türk” dili içinde değerlendirmeyi de aşarak, Osmanlının işgal ettiği tüm alanlardaki dilleri de Türkçe içine almaya  zorlar. Tüm Türk topluluklarının arasındaki birliğinin temini için ise “ İstanbul Türkçesinin standart kabulünü” savunur. Ancak “ İstanbul lehçesinin de “ciddi bir şekildi ıslaha ihtiyacı vardır” diyerek, esasında mevcut haliyle, “Türki” dilinin millet olmaya cevap vermediğini de savının içinde açığa vurmaktadır. Zira gerek Selçuklu, gerekse de Osmanlı Devletinin  egemen  olduğu dönemde toplumun ve devletin aidiyet, dil, ve ülke kavramları üzerinde tanımlamaları  yok denecek düzeyde olması, aile ve kabile ismi üzerinden devlete damgasını vurması kaçınılmaz olmuştur.

Oysa ki “Kürt” ve “Kürdistan” kavramlarının tarihsel kadimliği tarihi kaynaklarda oldukça eskidir ve halkı ile birlikte isimlenmiştir. Bu konuda.;

“Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072-1074 yıllarında yazılan ve içinde kendi çizimleri olan haritalar bulunan Divân-u Lügati't-Türk’teki bir haritada Kürdistan, Erdu'l-Ekrad (Kürdlerin Toprağı, yurdu) olarak belirlenmiş ve böyle isimlendirilmiştir.

- Kürdistan kavramı,, Ermenice; Korchayk, Latince; Gordyene, Yunanca; Kordyene, Batı dillerinde telaffuz farkıyla Kurdistan olarak adlandırılır.

- Ermeni tarihçi Urfalı Mateos’un 1032 tarihli Rumca bir yazışmada, Mervani egemenliğindeki ülkenin adının Krtasdan (Kurdistan) olarak belirlendiğini söyler.

- Bugünkü haliyle Kürdistan ismi ilk kez, Selçuklu Sultanı Sancar Bey’in (MÖ. 1157) merkezi bugünkü İran’ın Hemedan kentine yakın Bahar kenti olan ‘Kürdistan Eyaleti’ için kullanılmıştı.

- 1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürtler, Osmanlı yönetimi içinde otonom statü kazandı. İran’dan Irak’a, Suriye’den Anatolia’ya uzanan geniş Kürdistan coğrafyasının önemli bir bölümüne 28 Kürt beyine (Umera-i Ekrad) verilen ve otonomi anlamına gelecek değişik imtiyazlar karşılığında, Osmanlı Devleti’ne bağlı kaldılar. Kürt otonom yönetimlerinin elindeki bu geniş coğrafyanın adı resmi belgelerde ‘Kürdistan” olarak geçmektedir.

- Fransa ile Almanya arasında 1536 yılında çıkan savaşta, Fransa Kralı I. François’in esir düşmesi üzerine Kanuni Süleyman’ın Germen Kralına yazdığı mektupta, hükmettiği ülkeleri sayarken, “Ben ki (…) Kürdistan’ın…padişahıyım” ifadesini kullanmıştır.

- Osmanlı Sultanı I. Ahmed, 1604 tarihli fermanında ‘Umum Kürdistan’ terimini kullanmıştır.

Dışarıdan gelip bu coğrafyayı “Kürdistan” olarak tanımlamaları, isminin geçmişe sarkan kadimliğindendir.

Dilin sadeliği konusunda da 17. yüz yılda Feqiyê Teyran’ın divanını okuyabilen her Kurmanç bugün konuşulan dil ile ne kadar yakın ve sade olduğunu anlayabilir. Kaldı ki, Feqiyê Teyran’ın “Ey dilberê”,     “Yar Tu yî vs. pek çok parçasını stran olarak besteleyen ve orijinal halî ile okuyan Aramê Dikran’ın dilinin ve sözcüklerinin ağır olduğundan şikayet eden dinleyici ya da dinleyicilere rastlamadım.

Ayrıca Kürt klasik edebiyatını içeren çok sayıda kitap orijinal haline sadık kalınarak bugün yayınlanmıştır ve “anlaşılmıyor” diye bir şikayete rastlamadım. Ancak temel sorun Kürtçenin o orijinal haliyle eğitimde kullanılıyor olmasıdır. Bu sorun da gelip, egemen devletlerin, Kürtler üzerinde eğitim, öğretim  ve dil  konusundaki engel ve yasaklarıdır. Dil kırım politikasına başvurmalarıdır. Bunları hatırlattıktan sonra konumuza dönelim.

Şemseddin Sami bile, tüm abartılı “Türklük” iddialarına rağmen, “Islahatı Arabiyenin, Fünün ve edebiyat lisanına münhasır kalması, en azından şimdilik kaçınılmazdır!” demektedir. Çünkü Türkçenin; “Lisani adiye kıyafet edecek kadar kelimeleri mevcut ise de bunların bilim ve edebiyat terimlerini karşılamada yetersiz kalacağı aşikar!” olduğunu itiraf etmektedir.

Ancak bu itirafa karşılık, Türkçenin zayıflığını görmeden, ırkçı bir Türk zihniyeti ile Türkçe dışındaki diğer Yakın Doğu dillerinden korkarak, zorbaca basın yayın alanında ve yaygınca kullanılmasını yasaklamaları, engel çıkarmaları, dil kırımına tabii tutmaları, Türkçeye duydukları güvensizlik ve zayıflığındandır.

1880’e gelindiğinde II. Abdulhamid, uyguladığı sansür sonucunda yeni Osmanlıcı aydınların yazı yazdığı  “Sabah”, Tercüman-ı Hakikat ve İkdam Gazeteleri –Ki kendilerinin çıkardıkları bu gazetelere bile  Türkçe sade bir isim bulma durumunda olmamışlar- siyasetten ziyade Türkçü eğilimli dil, tarih ve kültür sorunlarını işler oldular.

Yani Osmanlıcılara karşı ise, “Saadet Mecmuası” sahibi Hacı İbrahim Efendinin başını çektiği geleneksel Osmanlıcı kalıbı sadık durun, Arapça, Farsça, Kürtçe vs. işgal ettikleri coğrafyaların edebi sözlükleri  o dillerden alarak kullanılmasını savunur.

Bu iki grup, “eski” ve “yeni “ çatışması üzerinde,”muhafazakarlar”  ve “modernleşmeciler” olarak sahneye çıkıyorlar.

Muhafazakarlar ile Modernleştirmeciler orasında “Osmanlı Milleti” düşüncesinin savunusunda iddialı Ahmet Mithat Efendi, “Dil Türkçülüğü” yanında, “Osmanlıcılığı” da terk etmenin yanlış olacağı, ikisinin sentezini oluşturmanın zorunlu olduğunu savunur.

Ahmet Mithat Efendi,  1878-1879’de kaleme aldığı “Uss- i İnkilab” adlı eserinde;  “Osmanlı devleti çeşitli dinlerden insanları bünyesine katmakla İslam, çok sayıda etnik grup ile karıştırmayı kabul ettiği için de bir Türk devleti olarak nitelendirilemez.” demektedir. Dilin de bu plural sosyolojiye intikal olunacağını dillendirir.Buna karşılık Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılan İkdam  Gazetesi, yayına başladığı  ilk günden itibaren, “Türkçü” bir çizgi izlemiş ve “Kültürel Türkçülüğün merkezi” işlevini görmüştür.

Tanzimat(1839)’dan sonra, 1900’lere kadar, dilde sadeleştirmeyi savunanların, hemen tamamı; “Sadeleştirilecek Türkçe’nin, “dil olmaktan çıkacağını” görerek, “ Türkçe”de kullanılan Arapça, farsça ve diğer dillerden alınan kelimelerin “Artık Türkçeye mal olduğu” düşüncesine çark etmek durumunda kalıyorlardı.

Bütün bunları izleyen Wien’de eğitimli, asker kökenli İT-C içine girerken, Enver Paşa’nın hışmına uğrayan  ve daha önce dil üzerine yoğunlaşan Fuat Kösearif; “Bir yanda Türki lehçeleri birleştirmek, öte yandan Türkçeyi her türlü yabancı etkiden arındırarak tamamen etnik sınırları içerisine ..” çekmeyi savunur.

Fuat Kösearif’in bu iddiasına karşı, yine Osmanlı Ordusundan 1908’de emekli edilen İkdam Gazetesi’nin  etkili  yazarlarından Necip Asım, “Ural ve Altay Lisanları”, “Orhun Abideleri”, “Büyük İslam Tarihi” ve “Gök Sancak” romanının yazarı olarak, ‘Dilde sadeleşmeyi savunmakla birlikte, Fuat Köseraif gibi “Tasfiyeci” olmanın yanlış olacağını, ilk başta kendisinin de aynı düşüncede olduğunu, ancak zamanla bunun yanlış ve realite ile bağdaşmadığını görünce, ılımlı bir çizgiye çekilerek, “Tasfiyeci Olmadığı”nın altını çizer.

Tasfiyecilik, başka dillerden kelime almak ile değil, dilin gramer yapısını bozmak ile mümkün olabileceğini savunarak, “Başka dilden alınıp, kendisine mal edilen bir kelime üzerinde öteki dilin tassa ruf hakkı kalmaz. Bir de diller birbirinden kelime alır, kaide ve tertibi alamaz!” der. Bunu demekle başka dilden kelime borç almayı değil, direk gasp etmeyi de meşru sayar.

Tüm bu tartışmalardan sonra, Türkçülük tartışmaları “Kültürel Türkçülük”ten çıkarak, siyasal Türkçülüğün inşasına geçiş yapar. Türk Derneği, Türk Ocağı, İT-C’nin üyelerinin dil üzerinde siyasal organizasyon sürecine girişilir. Artık süreç, Türk siyasal eylemliliği tarafından, dil politikaları bilim yöntemi ile değil, siyasal iktidarlar tarafından yönetilir..

Bu arada, Türkçeye dair bu tartışmalar yaşanırken, Osmanlı egemenliğindeki diğer halkların dil tartışmaları, yayıncılık faaliyetleri, misal Miqdad Mithat Bedirxan ve çıkardığı “Kürdistan” Gazetesi nasıl doğdu, Kürdistan’a  dair Kürtler, Türkçü aydınlar ve diğer çevreler ne dedi, tarihi önemi ne idi?  Kürtler, Kürt aydınları dillerini sahiplenmede ne kadar direngen ve ısrarlı oldu. Bu soruların cevaplarını da ortaya koymak mecburiyeti vardır. Gelecek günlerde bu sorulara aradığım cevapları sunmaya devam edeceğim.

Tüm insanlığa, daha güzel ve sağlıklı bir yıl olmasını istediğim 2021 yılına henüz giderken, eğitiminiz kadim dilinizden olsun. Yabancılaşmanız son bulsun! Diliniz ve düşünceleriniz, kendi mecranızda özgürce ve seslice dillensin.

Buluşmak dileğiyle!(29.12.2020)

 

 

 

Bu makale toplam: 5050 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:14:02:19
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad

Ahmet Önal

Yazarın Önceki Yazıları

Enver'den Evren'e 12 Eylül... Eski, Kadim, Dil, Halk, Ulus, Modernite Ve Kürdler! Taner Akçam,'Ermeni Soykırımı’nın Kısa Tarihi' Kitabı Ve Kürtler! 'Müthiş' Hatalar Neden? Kürt Ağası ABD, Çelişkiler, İlişkiler ve Kürtler ! Küfürbaz Yüzsüzler ve Kürdler! Anlaşılmayan Karışık Osmanlıcadan, ''Anlaşılmayan Bir Dil'' Kürtçeye Varmak! Uygarlık, Mitoloji ve Din! Din, Siyaset ve Bilim Doğu Akdeniz'de Devlet Konumlanmaları Kendime Soruları, Siz de Düşünüyor musunuz? Komik Olmayın Ulus; Siyasal Birliği ve Dili ile Vardır! Irkçılık; Hastalık Değil, İnsanlık Suçudur! Kültür ve Siyasette Irkçılık ve Kürt İşçilerinin Linç Edilmesi! Tuzu bile Bozan Lümpen ve Cahiller ile Aydınlar! Ayasofya’ya Kayyumu (1453) Ayasofya Kilisesi-camii, Müslüman ibadeti ve Cennet yalanı Öteki Olarak, Aidiyat,Hukuk ve Eşitliğe Tutunmak! Eğitimde; Hak-Haksızlık, Etik ve Suç Hak Yolunda Hakikat 'Alevilik' Mi, Rêya Heqiyê Mi?! 'Alevi' Şaşkınlığı Alfabe ve Îmla İttihat ve Terakki ile Devamında Çerkeslerden Bazı Şahsiyetler MUSTAFA KEMAL ve NUTUK İran İslam Despotizmi ve Mustafa Selimı'nin İdamı Mihtra Înancı ve Hîyerarşi Kadın ve Savaş Eleştiride; Pasif, Aşırı ve Zorlama Yorum Olmaz! 'Kızılbaşlık': Osmanlı İle Safevi Çekişmesinde Çıkan Bir Kavram Kürt Siyasetinde Aşılmayan Gelenek; “Kürt Aşiretlerinde ‘Alan Koruma” Kürtlerin Guernica’ları çok, Picasso’ları var mı? Daraldıkça Dersim’den Kopmak ve Kötülük Yapmak! Kürd Aşiretlerinde Alan Koruma Musa ve Kitabı Tevrat Yenilik ve Yenilenme! Alan Tutma Yetmez Davut Kurun ve Anıları... Geçmişten Geleceğe Tecrübe Sunuyor Savaşı ve Değişkenliği İzlemek Failin Suçunu, Mağdura Yığmak! Islam Şiddeti ya da 'Darül Harp'te, Mali Kaynaklar! İnsanlığın Acısını Beynin Açısı Çözer Rêya Heqîyê inancı Mîhtra inancıdır; Müslümanlık, Kızılbaşlık, Alevilik değildir Barış Günü Kutlamaları Şöyle Geçerken, Kürt Siyaset Tarihinde Tabu ve Maraziler.. Türk Milliyetçiliğini, Kürt Milliyetçiliği ile Mukayese Etmek! Savaş Yeni Gelişmelere Gebe, Doğumu Merak Ediyorum Yanlız Kemal Kılıçdaroğlu İçin Değil Tüm Linç Girişimleri Kınanmalı! Değişim ve Özgürlük Savunma: Düşünceler sorgulanmalı, ancak emniyet ve mahkemelerde değil! Rêya Heqîyê, Alevilik ve İslam! Değişim, Zaman, Din ve Astroloji Marksizim’de Ulusal Sorun Yoktur? Dêrsim’de Koçgiri 1919-1922 ve Sonrası!.. 1968-1978’de Birleşen-Ayrışan Sancılar, Türki(y)e Solu ve Kürt Milli Hareketi!.. Devşirmeler ve Devletsizler... Kendine Düşmek Yerine, Özgürlüğü ve Bağımsızlığı Düşünmek! İttihat ve Terakki Cemiyeti (İT-C) Haşdi Şabi ve Irak’ın 'Kerkük seferi' ne idi ne değildi? Kerkük’ün tarihine bir değinme Bağımsızlık Meşru Haktır, Olmadan Olmaz! Güney Kürdistan'da Bağımsızlık Referandumu ve Tercih! Egemenin Savaş-Barış ve Silahlanma-Silahsızlandırma Siyaseti 'Stratejik Derinlik', Mursi ile battı, Suriye ile çöktü Raqqa - Musul Operasyonu ve Sonrası III. Dünya Savaşı Uzun Sürecek 'Bağımsızlık Hedefi İle Kürdler Özgürleşecek!' 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu Kararı ve Dersim Tertelesi! Kürt Sorununun Ağırlığı ve Aciliyeti! Kontrollü Darbe III. Dünya Savaşı, Rakka ve Musul'a Dayandı, Abd - Rusya Anlaşarak Çözüme Gidiyor! Kürtler Ne Yapar? Kürt Bayrağı 16 Nisan Referandumu Irkçılık Çekişmesinde İnsani Kişilik, Aidiyet-Kimlik Bilinci ile Şekillenir Ulusal Birlik ve Kongre hakkında düşüncelerim İttihat Ve Terakkinin Devamı, Kuvva-i Milli Teşkilatı Sevdalısı; Nazım Hikmet Ran Memur Toplum Değil, Kendisi İçin Üreten Toplum Kazanır Yalanın Egemenliği, Doğrunun ‘Marjinal’liği! Türkçe Dışındaki Dillere Karşı, 140 Yıldır Uzun Sürece Yayılan Bir Savaş Sürdürülüyor! Ali Rıza Koşar: 38 yıldır içimde bir acı olarak kaldı Tekoşîna Dıjwar! 3. Dünya savaşında ABD–Rusya, Türk-İran konumlanması özgür Kürdistan'a kapı aralıyor Tehlikeli İnsan, Tehlikeli Aydın, Tehlikeli Yazı, Tehlikeli Düşün ve Tehlikeliler Deyip Yaktılar! Kobanê Kürdistan'da Özeldir! T.C Cumhurbaşkanı RTE Uçtu! Kadın, Kürt, Kürdistan ile Bastırılmış Kimlikler Diktatörleşen AKP ve Çözemiyeceği Kürt Sorunu Diaspora, Kanton ve Bağımsızlık ''Silahları Bırakın'' Diyorlar Şengal, Celawle, Kobani’ye DAİŞ/IŞİD Saldırıları ve Kürdistan’da Serhildan! Kürdleri Kürdistan’la Büyütmek yerine, Türkiye’yi Kürdlerle Büyütmek!!! Yahudilik; Hiristiyanlık Çözülmüştü, Sıra Siyasal İslamda! Kürt Romanı ile yüksek Kürt bilincine Kavramları Çarpıtarak, Kürdü Çarpmak! Kürdistan, Türkiye Ve İşid konuşlanması Kürt ulusal özgürlük mücadelesi ile HEP'e, tutsaklaşarak Türkiyelileşen HDP'ye İnkar, iskan, imha kurtuluşmu? Toprak İle Samimiyet(sizliğ)imiz! Kürt soykırımına karşı Kürdistan'ın bağımsızlık hayali
x