Ahmet Önal: Eski, Kadim, Dil, Halk, Ulus, Modernite Ve Kürdler!

Eski, Kadim, Dil, Halk, Ulus, Modernite Ve Kürdler!

Bir dil ulusal düzeyde yazım imkanına erişse bile, ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmediği toplumlarda, dil birliğinin ve idrakinin yaygınlaşması güçtür. Bunun için herkesin okuyabileceği klasiklerin, kanonik yapıtların yaratılması gerekir. Çünkü kanonlar ulusal dilin kurucu unsurlarıdır.

Ahmet Önal

22.06.2021, Sal | 10:19

Eski, Kadim, Dil, Halk, Ulus, Modernite Ve Kürdler!
Makaleyi Paylaş

Öncelikle ilgili konuya dair, kavramları doğru algılayıp kullanmaksızın, tarih, toplum sorunlarını tartışmak, güncel sorunları izah etmek güçtür. Kavramlara kendi özgülümüzde değinerek, konuya dair düşün dünyasındaki tartışmaları da hatırlatarak sunmak istedim:  

  “Etnisite” kavramı, çeşitli dil gruplaşmalarını ayırt etmek için, tasarlanmış bir dilbilim kavramıdır. Böyle olduğu için etnisite kavramı ile tarihsel çözümler, ideolojik planlarla karıştırılarak sunulduğunda, “kan bağı” gibi bilimsel olmayan kavramların kabul edilmesine, yanlış ve ırkçı bir tarih anlayışına yol açabilir. Arapça ve Türkçe böyle bir momente sokulmuş durumdadır.

 Diller arasında hiyerarşi kurmak doğru değildir. Bir dili, başka bir dilin değerleriyle yargılamak, aşağılamak, eğitim dışı bırakmak ya da üstün görmek yanlıştır. Dün en yaygın ve evrensel kullanılan, yazılan dil, Latince idi.  Bugün kalıntılarından ve bazı sözcüklerinden bahsedilir, ancak konuşulmuyor. Uluslaşma aşamasına geçen yerel diller, uluslar arası en yaygın dil olan Latinceyi sahiplenmedi, bilakis Latincenin sahasından çekildi. 16. yüzyıldan önce yazılan kitapların  %77’i Latincedir.  Latince aynı zamanda yaygın bir hukuk, seyahat, idare ve diploması dilidir. Katoliklerin  dini ayin dili ve “Edebiyat Cumhuriyeti”   dilidir. Latince, Üniversite dilidir. Rönesans ve Reform yaşanmadan önce, Avrupa da Latince dışında bir dilde yazı yazmak hemen hemen yok idi. Bu gidişatı iki yazarın yazdıkları bozdu. Edebiyat alanında Erasmus’un yatay. Luther’in dikey  strateji üzerine kitleleri hedef alan yazıları ile Latincenin alanı daralmaya başladı. 16. Yüzyılda başlayan Latincedeki bu çözülme, 18. Yüzyılda devam etti. Daha önce  eserlerini Latince yazan İtalyan Düşünür Vico, 1726’da yazdığı bir mektupta, Latince kitapların fiyatlarındaki düşüklüğüne işaret ederek, İtalyanca ilk kitabını Napolide yazar.

Bir dil ulusal düzeyde yazım imkanına erişse bile, ulaşım ve iletişim  araçlarının gelişmediği toplumlarda, dil birliğinin ve idrakinin yaygınlaşması güçtür.  Bunun için herkesin okuyabileceği klasiklerin, kanonik  yapıtların  yaratılması gerekir. Çünkü kanonlar ulusal dilin kurucu unsurlarıdır. Kanonlar; kutsal metinler, kanunlar, edebi metinler  olabilir. Çünkü ulusal dil, yazıyla sabitlenmiş ve herkesçe bilinen kanonik yapıtlardır. “Ulus önce bir ‘şiirdir’  sonra dönüştüğü siyasal bir yapıdır.” (Besim  F. Delaloğlu)

Kürdler açısında kanon olabilecek çokça eser yaratılmıştır. Kurmancı olarak; Ahmedê Xanî, 17. yüzyılda kitaplarını bu amaçla kaleme aldığı görülmektedir.   Aynı şey Feqiyê Teyran için de düşünülebilinir. Feqiyê Teyran’daki Kürdçenin, 16. yüzyıllardaki kullanılışı ile şimdiki arasında çok az bir ağız farkının olduğunu ortaya koyan, klasik şiirleri vardır. Sorani açısından eskiyi bir yana bırakırsak,  Hecî Qadirê Koyi şiirleri ile ulusal mücadelenin ateşini tutuşturacak düzeyde şiirler yazmıştır ve tartışmasız kanon olabilecek eserlerdir.   Kirdki açısından Melayê Xasê’nîn Divani, Gorani için Baba Tahirê Uryan’ın “Dubeyti”leri kadim klasikler olarak yüz yıllardır yaratılmış eserlerdir. Ahmedê Xanî’nin de dillendirdiği üzere, “Bazar Kesat e” diyerek, edebiyatın yaygınlaşmasında ve okunmasındaki darlıktan, ataletten ve okunmamasından şikayet etmektedir ki bu halen de aşılmış değildir.

Avrupa’daki ilk ulusal dil İtalyancadır. 14. Yüz yılda, Dante “İlahi Komedya”sını ortaya çıkarmamışken, 300 yıl öncesinde Baba Tahîrê Uryan “Dubeyti”sini kaleme almıştı. Ancak Dante “İlahi Komedya”sını yazdıktan sonra, yaygınlaştırma ve okuma idrakini yaygınlaştırma zeminini, diğer olan faktörlerle birleştirdiği için, kanon eser olarak oturttu ve fakat Kürd toplumunda bu gerçekleşmedi. Dane’nin “İlahi Komedyası” öyle bir inşa gerçekleştirdi ki,  İtalya’da “Acaba Dante mi İtalyan dilini kullanmıştır, yoksa İtalyanlar mı Dane’nin dilini kullanmıştır!” sorusunu tarih boyunca ve yaygınca hep sordurtmuştur.

Almanya’da ulusal dili oluşturan Luther’dir. Luther’in, anlaşılsın diye, Almancaya çevirdiği İncil ile Hıristiyanlığın anlaşılmasını sağlayarak, onun eleştiriye açılmasının yolunu açmakla sınırlı kalmadı. Yanı sıra ortaya çıkan Protestanlık ile dini eleştirilerin kritik olması üzerinden gerçekleşen deformasyon, yaşamın her alanına sızmaya ve sinmeye başladı. Ziyadesiyle ulusal Alman dilini inşa etti.  İtalyanca için Dante ve “İlahi Komedyası” ne ise, Almanca için Luther ve “Kitab-i Mukades”in çevirisi odur. Bu Arapça için “Kuran”, Farslar  için Firdevsî’nin “Şahnamesi” de aynı fonksiyonu bir başka zeminde oynamışlardır. Bu eserlerin her biri yazıldıkları dillerin altın standartları oldu. Luther, Saksonyalıydı, ancak kendisini Saksonya ile sınırlamadı.. Bu durumu Ahmedê Xanî de de görürüz. Ahmedê Xanî, Çolemêrg’in Xanî Köyü’ndendir, ancak yazdığı Mem û Zîn Kurmancı lehçesinin standardı gibidir. Çünkü Mem û Zîn’de Serhed’ten Başur’a, Rojhilattan Rojava’ya her Kurmanc’ın rahatlıkla anlayabileceği bir akıcılık vardır. Sadece akıcılık değil, aynı zamanda ulusal karekterler, kişilikler ve bir kurtuluş programı işlenmiştir. Dahiyane eser  Mem û Zîn’in dayandığı Memê Alan hikayesinde tüm Kürdler arasında nesilden nesile anlatılan bir klasiğin ulusal bir ruhun sinyalleri ile örülmüştür. Ahmedê Xanî,   Memê Alan hikayesinden esinlenerek yazdığı Mem û Zîn eseri ile kanonlaşmaya müsait bir eser ortaya çıkarmayı  tasarladığını ortaya koymuştur. Medreselerde kısmen yaygınlaştırılan Ahmedê Xanî,  Feqîyê Teyran ve Melayê Cizîrî eserleri, Cumhuriyet Türkiye’si döneminde, 04. Mart 1924 tarihinde “Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu” ile    yerel dillerin   (Kürdçe, Lazca, vs.)  öğretim ve eğitimine yasak konarak, yazılı yerel dillerin öğrenilmesinin önü alındı.  Kasım  1928 tarihinde ise Türkiye’de Arap Alfabesi’nden Latin Alfabesine/harflerine geçiş  yapılarak, Arapça yazılan klasik, kadim ve kanonlaşmaya yüz tutmuş eserlerin yaygınlaşması engellendi. Bu yerel dillerin kırımı,  için çıkarılmış esaslı bir proje idi. Ayrıca, Türk klasikleri olmadığı için, bu yasaklar ile Türklerin kaybedecek bir edebi geçmişleri de yok idi. Siyasi olarak Laiklik üzerinden yasaklanan Tekke/Ocak ve Medreselerin, kapatılması ve eğitimlerinin engellenmesi güya “Laiklik Prensibi” gerekçe gösterilerek yapıldığı söylense de, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı siyasi bir kurum olarak şekillendirip, devletin resmi ideolojisini propaganda eden esaslı  ve gözde kurum olarak askeriyeden sonra, en yaygın kılınan birim olarak disipline edildi. Bu veçhile ile Türkiye devleti, gerek kendisi, gerekse de öncesinde  üzerine oturduğu bakiye olan Osmanlı Devleti, hiçbir zaman laik olamadılar. Bilaeks  dini bir harç üzerinden fetihçilik ve  milletleşmeyi sağlamaya çalışırken de  “modern” olduklarını savundular ki bu modernleşmedeki bir başka çarpıklığı açığa çıkarıyor.  Burada esas olan jenosidal politikanın gereği olarak, Türkçe dışındaki dillerin eğitim ve öğretim girişimlerini yasaklamaktan başka bir şey değildi. Bu girişimini “Muasır medeniyet düzeyine çıkmak” gibi propaganda edilse de gerçek olan Türk ulus inşası için alan açarken, diğer Otokton dilleri ve giderek milletleri eritme ve arındırma mühendisliğinin  projesi idi.   

Dante ve Luther’in gerçekleştirdiği Latince dışında bir yerel dil için kanonlaşacak eserleri ortaya çıkararak, dilde standartlaşma yaratmış olmaları bilinir idi.    İttihat ve Terakki ile ardılları Kemalist rejim, Yakın Doğu ve Trakya’da, yerel dillerde eğitim, öğretim ve kanonlaşacak klasiklerin oluşumunu engellemeden, asimilasyon ve jenosidal politikaları için zemin oluşturamayacaklarını biliyorlar idi.  

Luther, incili çevirirken, kelime seçimlerini halk arasında en rahat ve yaygın kullanılanlarını tercih etmiştir. Hukuk dilinde ise Saksonya mahkemelerinin kullandığı sözcükleri seçmiştir ki, herkesin bir biçimi ile yolunun mahkemelerden geçeceğini hesaplamıştır.

Ulusal dillerin standartlaşması çok eskiye gitmemek ile beraber, Kürdçenin Kurmancı lehçesi büyük değişikliklere ihtiyaç duymaksızın, yazım dilli ortaya çıkarılan Kürd klasiklerinden, Ahmedê Xanî ve Feqiyê  Teyran(Mehemedê Mukse)’ın   büyük oranda anlaşılır düzeydeki eserler yaratmışlardır. 

Yine biliyoruz ki, ulusal diller, şairlerin ve yazarların sözcük sözcük bulup çıkarmış,  ve inşa ettikleri edebi eserlerinde de işlemişlerdir. Misal olarak; Shakespeare  İngilizceye 700’den fazla kelime kazandırmıştır. Ahmedê Xanî, Feqiyê Teyran, Melayê Ciziri’de kaç kelimenin işletildiği daha araştırmayı gerektirir. Muhasebe bilgisi, edebiyat ve bilimsel kritiklerin birlikte ele alındığı bir çalıştayıda bunların daha ortaya çıkarılmaması, Kürdlerde gerek siyasi ve gerekse de düşünsel muhasebe metodunun, geleneğinin oturmamış, eserlerine kanon bir özellik kazandırma refleksinin zayıflığı, laletayın düşünmekten kaynaklanıyor olmasındandır.

Matbaadan başlayıp, Internet’e varana dek, kanonik metinlerin ortaya çıkarılması ve hızla yerleştirilmesinde önemli vasıtalardır. Bu araçlar; hem okur yazar sayısını artırdıkları gibi, okunan dilin standartlaşmasını da sağlamış ve daha da kolaylaştırarak pratikleştirmiştir.. Burada kitapların içeriğinden ziyade diline odaklanmak ve yaygınlaştırmak önemlidir. Çünkü din ve ideolojiler geçici, ancak dil kalıcı ve geleceği daha uzun olan bir araçtır. Rönesans ve Reformlara ilk yol alan ulusların kanon eserleri, ekseriyeti ile dini içerikli ya da dua kitaplarından olduğunu görmekteyiz. Kanonların standart dilin kanallarını açmasından sonra, toplum içindeki dini ve inançsal şeyleri kritik ederek eleştirmiştir.  Çeviriler, dilin meşruiyeti, standartlaşması,  demokratik ve geçişken kültürlerin oluşmasını sağlamıştır. Bunun için Unberto Eco; “Çeviri iki dil arasında değil, her zaman iki kültür arasında bir değişimdir.”  derken, doğru bir noktaya işaret eder.  Çeviri matbaa ve basım kolaylıklarının sağlanması ile hızlandı.  Ayrıca, çevirilerde sözlüklerin  önemi tartışılmazdır.

Fetihçi Müslümanlar, 751 yılında, Talas savaşında, esir aldıkları Çinlilerden şiddet yolu ile kağıt yapım teknolojisini öğrendiler. Abasiler, 10 yıl içinde, kağıt üstüne yazı yazmayı öğrendiler ve yazmaya  başladılar.

Abasiler, her ne kadar Müslüman olup, Roma imparatorluğuna kin duysalar da, Helenlere büyük hayranlık duymuş ve 8. yüzyıl ile 10. yüz yıl arasında, Yunancadan Arapçaya dini metinler ile bazı edebi şiirler dışında, ele geçirdikleri tüm eserleri Arapçaya çevirdiler. Bu durum çok sayıda Latin kelimesinin Arapçada kullanılmasına neden oldu!

Metinlerin çevirtilmesinde, Süryani Paganlar önemli bir sayısal ağırlıkta olmuşlardır..

İstanbul'un 1453 yılında işgal edilmesinde rahatsız olan çok sayıda okur, yazar ve düşünür İstanbul'u terk ederek başta İtalya olmak üzere, Avrupa'ya kaydı. Bu bir beyin göçü idi. Bu göç eden düşünürler, önemli oranda, Avrupa'daki reform ve Rönesans hareketinin yaratıcıları oldular!

Bugün de ülkeleri fetih edilen Kürdler, dünyanın pek çok ülkelerine göç ederken, bir beyin göçü yaşanmış oluyor ki, akademik alanda çok sayıda Kürd, gözde başarılara imza atıyor. Bu durum, sanat, edebiyat, spor alanında da görülüyor.

Afrika'da, Güney Amerika'da ırkçılığın ve sömürgeciliğin dayanılmaz acısından, ülkelerini terk eden siyah derililer de bilim, müzik ve spor alanında gözde harikalar yarattılar.

Tarihte, zulümden zulümler tattırılan Kenan ülkesinin Yahudileri de dünyaya sürüldü. Ama bugün Yahudiler, azıcık nüfusları ile bilim, teknoloji, siyaset, felsefe, filoloji, tip, ekonomi ve savunma alanında, Dünya'nın gözde halkı, İsrailoğulları harika icatlar yaratarak, başa oturmuş durumdadırlar.

Geleceği belirleyen şey bilim olacağına göre, bu göçertilmelerin pek çok alanda dil bilim açısından da yaratacağı sonucu düşünmeden geçmek olmaz!

18. yüzyılın sonundan başlamak üzere, Kadim Yunan metinlerinin, Almancaya çevirtilmesi ile bir tür “Geç Rönesans” ı inşa ettiklerini görürüz. Bu çevirilerin Almancaya kazandırdıkları zenginlik bugün teslim edilmektedir. Bu girişimin Alman romantizmini yarattığı belirtilir.

Modern üniversitenin kurucusu olan, Wilhelm von Humboldt., “Dil bir insan ile diğeri arasındaki iletişimi sağlayan araç olmanın da  ötesinde, dil yalnızken bile  insan için düşünebilmenin zorunlu şartıdır.”

Farklı farklı alanlarda oluşmuş yerel dillerin yaygınlık kazanması ile, dünyada   dillerin zenginleştirdiği bir  literatürünün ortaya çıkmasına hizmet etmiştir. Farklı dillerde kelimelerin alınması, sanıldığı kadar zayıflık değil, özgüvendir. Asıl zayıflık, başka bir dile ikame olmaktır, başka dili kendine ikame etmektir. Zayıflık, asimile etmek ve asimile olmaktır.

Bu arada Türk tipi diyebileceğimiz, kanonlar ve klasiklerden uzak,  dilin eserlerden ziyade zor metoduyla standartlaşmasında, egemen kılınmasında,  zorunlu askerlik,  zorunlu resmi eğitim dilinin dayatılmasının  ağır sonuçları olmuştur. Diğer bir alan ise 1936’da Umumi Müfettişliklerin raporlarında kendini gösterip, sonra da uyguladıkları/yaşattıkları Yatılı Bölge Okulları’nın da ağır sonuçlarını tartışmadan geçmek yanlış olur. Bu tarzın dil kırımları üzerinden, bürokratik askeri tarzda indirgemeci ve yerel dillerin  ortaya çıkmasını değil, kaybedilmesi/imhası üzerinde kurumlaştığını hatırlatarak geçelim.

Biliyoruz ki dil ulusun mayasıdır. Kitapların basıldığı ve yaygınlaştığı dillerde gramer, hızlı bir şekilde yerleşik hal kazanır.

Ulusal dillerin oturmasında, sürgün, göç, parçalar, bölgeler arasındaki geçişkenlikler gibi  tarihsel olayların da etkisi büyüktür.

Max Weinreich’a  “Dil, güçlü ordusu olan  lehçe idi” August’a göre ise; “Dil ıslah edilmiş bir lehçe, lehçe ise yozlaştırılmış bir dildi.” der.

Fransa, sömürgelerinde uyguladığı siyasetten önce, kendi köylüsünü tasfiye ederek, ondan bir halk yarattı. Türkiye ise “Köylü milletin efendisidir!” diyerek, köycülüğün sırtını sıvazlayan bir “modern”lik yarattı. Fransız Aydınlanması’nın kutsal kitabı Ansiklopedi’nin yazarlarından Eugen Veber, “Köylülük ile toprağı süren hayvanlar  arasında çok az bir   fark..” olduğunu , “Bu fark, bir haylı  uzun bir zaman, varlığını sürdürecektir” diye savunur. Aynı kitapta, Léon Gambeta’dan yaptığı aktarmada şöyle der; “Köylüler, entelektüel açıdan ülkenin aydınlanmış kesiminin yüzlerce yıl gerisindedir.” Aynı kitapta, köylüler için, “barbar” ve “vahşi” sözcükleri sıklıkla kullanılmaktadır. Tabı bu toplumsal kesim için inceltilerek, “azgelişmiş”, “gelişmekte olan” gibi kavramların özdeş anlamda kullanıldığı, adeta  sözde “modernleştirilmiş” ama gerçekte “barbar” ve “vahşi” denmek istendiği görülür.

Medeniyet;  saray kültürünün, burjuva sınıfına intikali ve   yükselmesi ile birlikte yayılmasıdır. Edebiyatın kurumlaşması, medeniyetin pişirildiği temel alandı. Ulus –Devletin sağladığı birliktelik, bu içeriğin herkese zerk edilmesidir. Halk, yurtlaş, birey bu minval üzerinde kurulur.  Halk bu “vahşi” ve “barbar” hali ile biraz doğaldı! Ancak burjuvazi, halkın doğal halden medeni hale çevrilmesi idi.

Rönesans,  geçmiş ile ilişki kurma tarzını daha genişçe yorumladı. Eski mitleri, mitolojik yaşantıları, efsaneleri, şiirleri kadimleştirdi.

Eski; çürümüş ve gelecek için kullanılmayan şeydir.

Kadim ise şimdi de değerli olan eskidir.

Eski vahşidir, ilkeldir, barbardır.

Eski, kadim olduğunda artık değer kazanmıştır.

Klasikler, kadimleştirilmiş eskilerdir.

Kadim olan, ulusal bilince geçip yer edinen ulusal ruhtur.

19 . yüzyıldan sonra buna “Ulusal Kültür” denmiştir.

“Etnisite”, dil ve kültürden sonra gelir. Bir milletin, millet olabilmesi için, sınırları ve  kendi dilinden edebiyatının olması, olmazsa olmazıdır. Bu nedenle, halktan ulusa geçişte, kanonların oluşması hayatidir.

Kültürel kamusallık, kanonların yeşerttiği kültürün derinleşmesi ile oluşur.

 Modern zamanlarda edebiyat, dinin yerel dilden  okunması ile oluşmuştur. Birey üzerine izah olunan edebiyat kültürü, genişleyerek ulusallaşmış ve dini geriye itmiştir. Bu laik devlet  ile sekuler toplumun oluşumuna yol vermiştir. Burada bir parantez açarak; Birbirine sıklıkla karıştırılan, laiklik ve sekülerlik arasındaki farkı izah edersek;

Lik ve  Seküler: Laik toplum değil, laik devlet olur.  Seküler devlet değil, seküler toplum olur.

Laiklik, devletin din ve inanca karşı kayıtsız, uzak ve tüm din ve inançların özgürlüğü prensibi ile birinin diğerine egemen olmaması, kendini üstün tutmaması koşuluyla, özgürce kendini yaşamasında ve savunmasında güvence olur. Laik devlet, kendisini din ve inançtan izole tutan devlettir. Türkiye’nin de içinde olduğu “İslam  ülkeleri” diye belirtilen    devletlerde laikliğe örnek gösterilebilinecek devlet yoktur. Çünkü siyasal İslam Hıristiyanlık gibi çözülmüş değildir.

Seküler toplum, dinsiz olmaktan ziyade, dini dayatmalara uzak, ilgisiz ve bireysel bir sorun olarak bakar. Dine ve inanca angaje olmayan toplumdur. Devletin din eksenli hareket etme ve tavır almasından, rahatsızlık duyar. Dinsiz olmasalar da dinci olmayan topluluklardır. 

 

Edebiyat ve Yol!

Müziğin dinleyeni, edebiyatın okuru varsa mümkündür. Edebiyat, yazar ile okur arasında zımni bir sözleşmeye dayanır. Okurun, yazarı tabu edecek düzeyde etkisinde kalması, sadece okurun yanlışı olarak kalmaz, yazarı da narsisleştirir. Modern dönemin narsisliği bir yönüyle buradan kaynaklanır. "Edebiyat Cumhuriyeti" dedikleri, edebiyatın kurumsallaşmasının tarihi yakın ve yeni çağa aittir. Ancak geri ve azgelişmiş ülkelerde  zayıf kalmıştır.

Edebiyat, dilin kurumlaşmasından sonradır. Çünkü dili gelişkin olmayan halkların, edebiyatı da gelişkin olmaz.

İkincil olarak, klasik edebiyat, modern edebiyatın temelidir. Klasiği olmayanın edebiyatı melezdir, piçtir, hatta devşirmedir. Melezler, piçler ve devşirmeler, kendilerine dair çok şey uydurur, çok şeyin “kendilerine ait” ve “çok kadim” olduklarına dair, çokça senaryo uydururlar. "Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi"ndeki absürt abartılara bakmak yerinde olur. Ancak bu tezlerin tamamı uydurma ya da kopya hikayelerden toplamadır. Bu nedenle çokça çatışmalı hikayelerden teşkil ederler.

En ilk İngiltere, Oxford'da edebiyat bölümünü 1894'ten sonra akademide kurumsallaştırmıştır.

Diğer Avrupa ülkelerinde bu tarih daha da geçtir ve sonra oluşmuştur.

Sömürge ve bağımlı toplumlarda, "dil ve edebiyat" bölümleri itibarsız, cazibesiz hatta göstermeliktir, "var desinler" için  vardırlar.

Dünya'da, 2. Dünya savaşından sonra, bir edebiyat eleştirisi oluşmaya başlamıştır. Bu girişim de eksik kalmış, olgunlaşmamıştır.

Bugün bile ciddi edebiyatçılar ve sanatçılar, genel toplum içerisinde marjinaldir.

Edebiyat, tarihtir, mitolojidir, sosyolojidir, psikolojidir, bilgelik ve olgunluktur. Bunları biriktirmeyenlerin edebiyatı sakat olur ve "Edebiyat cumhuriyeti" olmaz!

Edebiyat, kültür tarihi ve çalışmalarında yoğunlaşmış ve yoğrulmuş, olgunlaşmış, hayal ve bilgi göçünün kaynaştığı kompozisyondur. Bu kombinezon içinde disiplince asılmış, güzel söz düzenleme sanatıdır. Edebiyat ile sanat poetiktir ve politikasız ilerleyemezler. Çünkü politika, çizilen yoldur... Yolsuz ilerlemek güçtür. Yolsuzluk kötüdür. Yanlış yola sapmak ise başka bir yolsuzluktur. Yaygınlaşmak yol ile olur. Yaygınlaşmayan sanat, zanaat olarak kalır!

 

Merkezi Mekan

Ulusal devlet, aynı zamanda uluslararası bir kurumdur. Çünkü, yerel bir dili, kültürü, coğrafyayı, pazarı ve tarihi, yeryüzü milletlerinin arasına taşıyarak, O'nun üyesi, parçası ve zenginliği arasına sokar.

Ulus, dilin, kültürün, eğitimin ve pazarın, belli merkezlerde yoğunlaşması, yoğrulması ile hayat bulur ve dünyada kurumsal yerini alır.

Uluslaşmada, mekanın merkezileşmesi önemlidir. Kürd Mücadelesinde; Dersim, Diyarbakır, Cizre, Colemerg, Bazid, Qamişlo, Barzan, Şengal, Hewlêr, Sileymaniye, Sinê, Mehabad, Nahçivan önemli tarihi ve siyasi çekim merkezleri ve mekanlarıdır.

İstanbul, Türk ulusu için, siyasetinin önemli bir merkezi mekanıdır. Ankara, İzmir, Bursa ardında gelir. Kürd nüfusunun yoğun göç aldığı, sürgün yeri olduğu İstanbul, Kürd aydınlanmasında önemli bir mekan olmuştur. Ancak İstanbul, Kürdler için siyasi bir merkezi mekan olmamıştır, olamaz.

Kuzey’de, "hendek Operasyonları”nın hedefi, merkezi mekan olan siyasi alanlar idi. O nedenle yer ile yeksan edilmesi için, hiç bir kurala uyulmadı..

 

Modernite ve  Edebiyat!!

Modern hayat gündeliktir. Gündelikte birey öndedir. Bu nedenle modern edebiyatın eseri olan roman, birey karakterleri üzerinden toplum hareketlerini tanımlar.

Bireyi ve bireyin özgürlüğünü öne çıkaran toplum, kapitalist toplumdur. Kapitalist toplum, kendisinden önceki klan, kabile, aşiret, köycül ilişkileri çözer ve pazarı öne çıkarır. Pazarda, ulusal dil şekillenir. Geçmişte var olan klasik dil, aileden, kabileden, aşiretten çıkıp, pazarda, pazarın kültüründen oluşan eğitim ve öğretiminde kaynaşır.

Klasik edebiyat, günlük değil kadimdir. Yani eskiyi günümüze taşıyan, bugün ile gelecekte kıymetini yitirmeyen edebiyattır. Modern edebiyat, klasik edebiyatın üzerinde süzülerek biçimlenir. Klasik edebiyattan beslenmeyen modern edebiyat güçlü olamaz, çarpıktır, devşirmedir, piçtir, puçtur ve boştur.

Melih Cevdet Anday, Türk şiirinde, edebiyatında önemli bir kalem idi. Bu eksikliği görerek, nedenini "Türk edebiyatının klasiği yoktur" der. Sağcı yazarlardan Mehmet Doğan’ da Melih Cevdet Anday’ı tescil eder.

Ancak, Türk edebiyatı cılız iken, Osmanlı devletinin bakiyesi üzerinde Türk ulus devleti oluşturulur. Türk ulus devleti, Türk millet yaratmanın adeta fabrikası olur. Hammaddesi ise otokton halkların yarattığı çok boyutlu zenginliktir. Bu zenginliği talan, imha ve alıkoyma üzerinde kendini yeniden teşkil etti.

II.Abdulhamid'ten başlayıp, İttihat ve Terakki'de somutlaşıp, Kuvayi Milliye ile devam eden süreç, otokton halkların varlığına el koyup, kendi hazinesine aldı ve ihtiyacına uygun olarak kullandı. Bu durum sadece iktisadi alanda değil, kelime kapmadan tarihine, oradan tipolojisine kadar her şeyi, Oğuz boylarının en çapulcu kolunun sentaksına şiddet ile uyarladı.

Bunu yaparken, hiç bir estetik özgünlüğe itina ile yaklaşmadı ve onları tahrip etmeyi esas aldı.

Yerel ve doğal modernleşmenin yolunu kesti, yapay bir modernleşme yaratmayı dayattı. Böyle olunca edebiyatı da çarpık bir modernleşme yolunu izledi ve halen oradan çıkamadı.

Klasik edebiyatı güçlü olan, Fars, Kürd, Arap, Rum, Laz coğrafyası üzerinde, geçmiş bir tarihi maziyi yaşamış, imparatorluk olarak tüm haşmeti ile Balkan Savaşları’nda, Batıdaki küçük uluslardan büyük sileyi yemiş, Yakın Doğu'ya savrulmuş bir yaralının hırçın hali ile yerel halklara çökmüş ve varlığına yol arar olmuş.

Türk modernleşmesini seçtiği bu yol arayışında, tüm yerel ulus ve halklar, ülkeleri ile birlikte iç edilecekti. Çünkü, kendi zemini üzerinden ulus olarak modernleşme imkanı olmayınca, başka başka halkların modernleşme yolunu keserek, egemen bir modernleşme istikametini ikame etmeye baş koydu..

Bu baş koyma ile Ermeni, Kürd, Rum, Laz’ın varlığına el konarak, ulus varlıkları imha ve inkar edildi. Bugün halen bu projenin üzerinde yüz yılı aşkındır, yürüyen ırkçı, şoven, faşist ve jenosidal bir askeri bürokratik sistem var ve her şeyi kontrolüne, inisiyatifine alarak, yürütmek istiyor. Bu yürüyüşüne karşı çıkan, eleştiren, tutum alan, edebiyatına yansıtan her kes linç kültürüne tabi olur, yok edilmek istenir. Bu nedenle, eleştiren, eleştiri kültürünü yaygın tutan her söz, kalem ve metin, sahibi ile "terör" ilan edilir ve hedefe konur. Akademik ve düşün özgürlüğü yoksunluğu buradan başlar.

Artık, resmi bir sanat, edebiyat ve dil şekillendirilir ve dışında kalanlar, çöpe atılır.

Edebiyat da böyle olur.

Devletsiz bir halk olan Kürdlerin, edebi alanda varlık göstermeleri, tüm beyin göçüne rağmen, halen filiz vermesinin izahı olmalı..

Herkes kendi klasiğinde modernleşme yolunda olmazsa sancılı yaşar, hatta  yaşamayabilmiştir!

Ulus;  sadece coğrafik sınırlarla sınırlı değil, geniş zihinsel sınırlarını da kuran topluluktur. Bir halk inşası ve onun uluslaşması için, dilde, edebiyatta, kültürde ortak bir cemaat duygusunun yaşanması zorunludur.

Vahşi ve barbar köylülüğün modernleştirilmesidir.

Halk ve ulus kavramları ile otoriterlik ve  demokrasi  fikri uyum göstermeyebilir.

Halk ve ulus, siyasi temayülleri içerse de esas olarak sosyolojik kavramlardır.

Otokrasi ve demokrasi ise direk siyasal iktidar ile ilgili  kavramlardır. Bu ayırımın bilincinde olarak, “Otokratik ulus”, “Demokratik ulus” kavramlarının literatür olarak gündemleştirilmesi zorlamadır, fikirsel  karşılığı yoktur, bilakis kavramsal kargaşalığı ortaya serer. “Demokratik olmayan pek çok modern rejim, meşruiyetini ilahi bir iktidar ya da hanedanlığa değil, halkın iradesine dayandırmıştır.” (Partha Chatterjee, Mağdurların Siyaseti, İletişim Yay.)

 Köylü ulusal alana yürümeden ulustan söz edilemez. Modern toplum kendini burada gösterir.

Ernest Renann; “Ulus aynı yöne yönelen bir dizi olgunun doğurduğu tarihsel sonuçtur.” der.

Benedict Anderson; “Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur.”

Vico; “ Ulus;   poetik(kendi dilinden edebiyat-sanat üreten) bir coğrafyadır. Kendini orada üretir.

Ulus, köylülüğü aşmış, dili, edebiyatı, pazarı ile coğrafyasında ortak duyguları oluşmuş, kendini yönetme özlemi ile mücadele eden siyasal toplumsallıktır.

Ulus; destanını, romanlaştıran toplumdur.

Bu makale toplam: 3483 kişi tarafından görüldü.
Son Güncellenme:07:29:30
Bu gönderiye hiç yorum yapılmamış! İlk yorum yapan kişi olmak ister misin?
Nerina Azad

Ahmet Önal

Yazarın Önceki Yazıları

Enver'den Evren'e 12 Eylül... Taner Akçam,'Ermeni Soykırımı’nın Kısa Tarihi' Kitabı Ve Kürtler! 'Müthiş' Hatalar Neden? Kürt Ağası ABD, Çelişkiler, İlişkiler ve Kürtler ! Küfürbaz Yüzsüzler ve Kürdler! Türkçesiz Osmanlıcadan, “Resmi Dil Türkçe”ye, Kültürel Türkçülükten, Türk Siyasal Irkçılığına-II- Anlaşılmayan Karışık Osmanlıcadan, ''Anlaşılmayan Bir Dil'' Kürtçeye Varmak! Uygarlık, Mitoloji ve Din! Din, Siyaset ve Bilim Doğu Akdeniz'de Devlet Konumlanmaları Kendime Soruları, Siz de Düşünüyor musunuz? Komik Olmayın Ulus; Siyasal Birliği ve Dili ile Vardır! Irkçılık; Hastalık Değil, İnsanlık Suçudur! Kültür ve Siyasette Irkçılık ve Kürt İşçilerinin Linç Edilmesi! Tuzu bile Bozan Lümpen ve Cahiller ile Aydınlar! Ayasofya’ya Kayyumu (1453) Ayasofya Kilisesi-camii, Müslüman ibadeti ve Cennet yalanı Öteki Olarak, Aidiyat,Hukuk ve Eşitliğe Tutunmak! Eğitimde; Hak-Haksızlık, Etik ve Suç Hak Yolunda Hakikat 'Alevilik' Mi, Rêya Heqiyê Mi?! 'Alevi' Şaşkınlığı Alfabe ve Îmla İttihat ve Terakki ile Devamında Çerkeslerden Bazı Şahsiyetler MUSTAFA KEMAL ve NUTUK İran İslam Despotizmi ve Mustafa Selimı'nin İdamı Mihtra Înancı ve Hîyerarşi Kadın ve Savaş Eleştiride; Pasif, Aşırı ve Zorlama Yorum Olmaz! 'Kızılbaşlık': Osmanlı İle Safevi Çekişmesinde Çıkan Bir Kavram Kürt Siyasetinde Aşılmayan Gelenek; “Kürt Aşiretlerinde ‘Alan Koruma” Kürtlerin Guernica’ları çok, Picasso’ları var mı? Daraldıkça Dersim’den Kopmak ve Kötülük Yapmak! Kürd Aşiretlerinde Alan Koruma Musa ve Kitabı Tevrat Yenilik ve Yenilenme! Alan Tutma Yetmez Davut Kurun ve Anıları... Geçmişten Geleceğe Tecrübe Sunuyor Savaşı ve Değişkenliği İzlemek Failin Suçunu, Mağdura Yığmak! Islam Şiddeti ya da 'Darül Harp'te, Mali Kaynaklar! İnsanlığın Acısını Beynin Açısı Çözer Rêya Heqîyê inancı Mîhtra inancıdır; Müslümanlık, Kızılbaşlık, Alevilik değildir Barış Günü Kutlamaları Şöyle Geçerken, Kürt Siyaset Tarihinde Tabu ve Maraziler.. Türk Milliyetçiliğini, Kürt Milliyetçiliği ile Mukayese Etmek! Savaş Yeni Gelişmelere Gebe, Doğumu Merak Ediyorum Yanlız Kemal Kılıçdaroğlu İçin Değil Tüm Linç Girişimleri Kınanmalı! Değişim ve Özgürlük Savunma: Düşünceler sorgulanmalı, ancak emniyet ve mahkemelerde değil! Rêya Heqîyê, Alevilik ve İslam! Değişim, Zaman, Din ve Astroloji Marksizim’de Ulusal Sorun Yoktur? Dêrsim’de Koçgiri 1919-1922 ve Sonrası!.. 1968-1978’de Birleşen-Ayrışan Sancılar, Türki(y)e Solu ve Kürt Milli Hareketi!.. Devşirmeler ve Devletsizler... Kendine Düşmek Yerine, Özgürlüğü ve Bağımsızlığı Düşünmek! İttihat ve Terakki Cemiyeti (İT-C) Haşdi Şabi ve Irak’ın 'Kerkük seferi' ne idi ne değildi? Kerkük’ün tarihine bir değinme Bağımsızlık Meşru Haktır, Olmadan Olmaz! Güney Kürdistan'da Bağımsızlık Referandumu ve Tercih! Egemenin Savaş-Barış ve Silahlanma-Silahsızlandırma Siyaseti 'Stratejik Derinlik', Mursi ile battı, Suriye ile çöktü Raqqa - Musul Operasyonu ve Sonrası III. Dünya Savaşı Uzun Sürecek 'Bağımsızlık Hedefi İle Kürdler Özgürleşecek!' 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu Kararı ve Dersim Tertelesi! Kürt Sorununun Ağırlığı ve Aciliyeti! Kontrollü Darbe III. Dünya Savaşı, Rakka ve Musul'a Dayandı, Abd - Rusya Anlaşarak Çözüme Gidiyor! Kürtler Ne Yapar? Kürt Bayrağı 16 Nisan Referandumu Irkçılık Çekişmesinde İnsani Kişilik, Aidiyet-Kimlik Bilinci ile Şekillenir Ulusal Birlik ve Kongre hakkında düşüncelerim İttihat Ve Terakkinin Devamı, Kuvva-i Milli Teşkilatı Sevdalısı; Nazım Hikmet Ran Memur Toplum Değil, Kendisi İçin Üreten Toplum Kazanır Yalanın Egemenliği, Doğrunun ‘Marjinal’liği! Türkçe Dışındaki Dillere Karşı, 140 Yıldır Uzun Sürece Yayılan Bir Savaş Sürdürülüyor! Ali Rıza Koşar: 38 yıldır içimde bir acı olarak kaldı Tekoşîna Dıjwar! 3. Dünya savaşında ABD–Rusya, Türk-İran konumlanması özgür Kürdistan'a kapı aralıyor Tehlikeli İnsan, Tehlikeli Aydın, Tehlikeli Yazı, Tehlikeli Düşün ve Tehlikeliler Deyip Yaktılar! Kobanê Kürdistan'da Özeldir! T.C Cumhurbaşkanı RTE Uçtu! Kadın, Kürt, Kürdistan ile Bastırılmış Kimlikler Diktatörleşen AKP ve Çözemiyeceği Kürt Sorunu Diaspora, Kanton ve Bağımsızlık ''Silahları Bırakın'' Diyorlar Şengal, Celawle, Kobani’ye DAİŞ/IŞİD Saldırıları ve Kürdistan’da Serhildan! Kürdleri Kürdistan’la Büyütmek yerine, Türkiye’yi Kürdlerle Büyütmek!!! Yahudilik; Hiristiyanlık Çözülmüştü, Sıra Siyasal İslamda! Kürt Romanı ile yüksek Kürt bilincine Kavramları Çarpıtarak, Kürdü Çarpmak! Kürdistan, Türkiye Ve İşid konuşlanması Kürt ulusal özgürlük mücadelesi ile HEP'e, tutsaklaşarak Türkiyelileşen HDP'ye İnkar, iskan, imha kurtuluşmu? Toprak İle Samimiyet(sizliğ)imiz! Kürt soykırımına karşı Kürdistan'ın bağımsızlık hayali
x